Editörden

Demokratikleşme yolunda kesin adımlar

Türkiyemizin son altı ayında yaşananların analizini gelecek nesiller hayret ve şaşkınlıkla karşılayacaklar. Zira biz bugün ne olduğunu tam anlamasak da, çok ciddi dönüşümlerin gerçekleştiğini seziyor olmamız gerek.

Koskoca bir imparatorluğun, halka dayanmayan buna karşılık güçlü bir askeri ve sivil bürokrasi temelli yönetim anlayışının, mütemadiyen kendi içindeki güç savaşına mahkûm bir iktidar mücadelesine kurban gitmesinin ardından, yeni bir yönetim anlayışına kavuşması da eski alışkanlıkları tamamen silememiştir. Devleti milletin sahibi gören bu ezeli anlayış, bu topraklarda gücü elinde tutanların ebedi şiarı olmuştur adeta.

80’li yıllara kadar köylü toplumu olmanın pek de ötesine geçemeyen bir sosyolojik yapıda, tarihsel birikimin sağladığı avantajı da kullanan bürokrasi, yönetim üzerindeki etkinliğinin azalmaya yüz tuttuğu herhangi bir anda açık ya da gizli müdahale etmekten geri durmamıştır. Bu müdahalelerde, biryandan kitle iletişim araçlarını diğer yandan da akademiyi (ulemayı) etkin bir şekilde kullanmayı başarmıştır.

Bunda kuşkusuz, toplumunun geniş katmanlarının kentsel üretimin dışında küçük köylülük sistemi içinde yaşıyor olması da etken olmuştur. İktidar mücadelesi veren bir avuç “seçkin”in karşılıklı atraksiyonlarını algılayamayacak durumdaki kitleler, gücü eline geçirenin söylemini benimsemek ya da benimsiyor görünmek durumunda kalmıştır.

Ne var ki, Özal’la başlayan değişim süreci, Anadolu’nun geniş bir alanının üretime ve yönetime katılma çabalarını güçlü bir şekilde desteklemiştir. Artık köyün balçık duvarları arasında kalmak istemeyen, kentsel yaşamın acımasız da olsa hızla akan trafiğinde yol bulma hedefine kitlenen geniş yığınlar, ya büyük şehirlere gelerek ya da yakın merkeze kayarak üretimin öznesi olmayı tercih etmeye başlamışlardı.

Bu süreç öyle hızlı ilerlemiştir ki, 80’li yıllarda başlayan bu değişimi “düşük şiddetli devrim” olarak niteleyenler bile olmuştur. Bu noktada, hem üretime katılma yönünde, hem de yönetime katılma yönünde her türlü engeli kaldırmak isteyenlerin ağırlıkta olduğu bir toplumsal yapıya doğru evrildiğimizi söyleyebiliriz.

İşte sorun bu noktada düğümlenmektedir. Tarihsel mirasın kendilerine sunduğu tekelci imtiyazı kaybetmek istemeyenler azınlıkta olmalarına rağmen sistemin kimi sinir uçlarını tutmalarının avantajını kullanarak bu demokratikleşme taleplerine set çekmeye çalışmaktadırlar.

Evet son altı ayda yaşananlar esasen demokratikleşme taleplerini net bir şekilde ifade eden geniş halk kitleleri ile imtiyaz kaybını engellemek isteyen seçkinci çevreler arasındaki mücadelenin tezahürü olmuştur. Bu mücadeleyi salt siyasal partilere indirgeyerek açıklayamayız. Hatta her iki tarafta da bu siyasal partilere karşı olanların önemli bir yüzdeyi oluşturduğu bile söylenebilir. Hasolar Memolar diye sürekli merkezin dışında tutulmaya çalışılanların modern hayatın nimetlerinden yararlanma taleplerinin, yüksek bürokrasinin, yüksek sermayenin tekeline üstün gelmesinin adıdır yaşanan.

Yoksa halihazırdaki kimi siyasilerin ya da toplum önderlerinin eleştirilecek oldukça malzeme sundukları da bir vakıadır. Her şeyin dört başı mamur olduğunu da söyleyemeyiz. Ne ki, Türkiyemizin demokratikleşmesi, asırlardır yüzümüzü döndüğümüz Batı tarzı bir kurumlar sistemini teşkil etmesini desteklemekten de geri duramayız.

Bu ülke içe kapanamaz. otarşik bir yapıyı hedefleyen seçkinci güç çevreleri, bu ülkeye ne derece büyük bir kötülük ettiklerinin farkında mıdırlar acaba? Örnek almamız gerekenler Suriye, Küba ya da Kuzey Kore mi olmalıdır? Sırf bir avuç seçkinci azınlık mutlak iktidarı elden bırakmasın diye bu yapılanlar reva mıdır?

Neyse ki ülkemiz geneli itibariyle sağduyulu davranmış ve demokratikleşme yolundaki emin adımlarından taviz vermeden yoluna devam etme kararı almıştır.

A.Bülent Çağlar
Genel Yayın Yönetmeni
abcaglar@activegroup.biz